Bu sitenin çıkış noktası umut. Bu ülkeye barış gelecekse herkesin ama herkesin emek vermesi gerektiğine inanıyoruz. Farklı seslere kulak vermenin, paylaşmanın ve konuşmanın vicdanları dirilteceğini umuyoruz. Yaşadıklarımızı paylaştıkça beylik ezberler yerini gerçek insanların yaşadığı gerçek sorunların tartışılmasına bırakacak.

Asker olarak doğulmuyor, bizlere nasıl asker olunduğunu anlatmanızı bekliyoruz.


*Facebook'ta "Askerler Anlatıyor" sayfasına üye olabilirsiniz: Tıklayın

Beni Buraya Kim Gönderdi?

Ben çok soğukkanlı bir insanım, biraz da gaddarım. Başıma bir olay gelince dövünmem, çaresine bakarım. Operasyon öncesi çoğu mektuplar yazar, cebine koyardı. Ölürse bir ton mektup cebinde... "Bu mektubu aldığınızda ölüyüm" gibi. Böyle sendromlara kapılanlar yüzünden de birçok hatalar yapılırdı. İlk çatışmada şok oldum. Haziran, uyuyordum, devrem kolumu çekiyor, "kalk," diyor, "çatışma var". Elim ayağım titriyor, korkuyorum. Daha önce silah sesi duyduk ama bu gerçek... Kaçmak olmaz, öleceğimiz varsa ölürüz. Önce silah sesine alışmaya çalıştım. Dinliyorum, bir yandan da gözetliyorum. Bir şey olmadı. Asıl silahımı ateşlediğim çatışma çok büyüktü.

Pusudaydık. Sesler gelmeye başladı. Sonra bizim uçaksavar mevziinden ateş ediliyor. Ondan sonra kıyamet koptu, silah sesleri...
Delirecek gibi oldum, aşağı yukarı beş dakika hiç ateş edemedim. Kafamı kaldırmaya çalışıyorum, korkuyorum, kafamı eğiyorum. Beni buraya kim gönderdi? İsyan! Ben kimim? Seyrettiğim filmler, evim, her şey aklıma geliyor. Çaresi yok; bir tane ateşledim. Bir tane, bir tane daha, sonra kafamı kaldırdım. Kafamı kaldırdıktan sonra arkası geldi. Korkuyorum, karşımdaki de insan, o benden daha çok korkuyor. Elimde silah var, onun elinde de. Korkmayan yok ki. Can bu, saniyelik olay, bir mermi aldın mı, gittin. Çatışma iki saat sürdü, aşağı yukarı 160 mermi attım. Kimseyi vurduğumu görmedim. Çatışmadan sonra sabaha kadar olduğumuz yerde bekledik. Yaralanan arkadaşlar oldu, şehit yoktu. Birbirimize, "şöyle yaptık böyle yaptık" diye anlatıyorduk. İlk zamanlar olduğu için, o çatışmayı bayağı konuştuk. Sonraki çatışmalarda kimsede konuşacak hal kalmadı. Normal bir günmüş gibi vurup kafayı yatıyorduk. Daha sonra çığ olayı oldu, yedi asker şehit oldu. Bölük bölük dağdan aşağı iniliyordu, operasyon büyüktü. Karşı tepenin arkasından helikopter kalktı, bir roket atıldı. Ondan sonra çığ düştü zaten. 93'ün sonu muydu 94 müydü?

Zamanla, arkadaşlarla aradaki sıcaklık kaybolmaya başlıyor. Bir soğukluk, bir mesafe oluyor. Soğukluk derken yani kimse bir şey anlatmak istemiyor. Kimse, içindeki korkuyu canlandırmak istemiyor. Yoksa kadından kızdan mevzu açılınca gayet güzel konuşuyorduk. Akşam pusuda korku basıyordu. Korku da mide ağrısı yapıyor. Çekilmez bir ağrı hem de. Bu ağrı askerden sonra bende bir sene devam etti. Hava kararınca midem ağrımaya başlardı. Pusuda korkuyu yenmek için saçma sapan şeyler yapıyorsun, şarkılar söylüyorsun. Playboy, Penthouse gibi dergiler alırdık, hava kararmadan okurduk. Bir dergiyi on sefer okuduğumu biliyorum. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum, uyumak hiç istemiyordum. Uyurken ölüyorsun. Adam getiriyor çömezi, "sen bekle, biz yatalım" diyor. Çömez de kulağında volkman şarkı dinliyor. Geleni duyamıyor tabii. Önce onun kafasını kesmişler. Sabah oldu, kimse inmiyor. Gittik baktık, dört şehidimiz var. Boğazları kesilmiş. Onların yerinde olmadığım için sevindim. Önce onu düşünürsün, normal değil de, o zaman normal geliyor. "Şehit verdik" diye bize tepki gösterdiler. Suçluluk duygusu yaşatılmak isteniyordu ama hiç kafama takmıyordum. Arkadaşın yanında düşünce insana bir hırs geliyor. O an önüne gelse, insanmış hayvanmış, bir saniye düşünemezsin, işini bitirirsin. Bir iki saat böyle düşünüyorsun, sonra normale dönmek zorundasın, dönemezsen çok beter... Bir arkadaşım öldü. Tek el ateş ona isabet etti. Sigara içerken battaniyeyi kafamıza çekerdik. Uzanırken mevziin altında kalmış, sigarasını çekerken ağzından giriyor mermi. Çok keskin nişancıları var. Günlerce mevzie giremedim, mevzii değiştirdim. Badimdi, yediğin içtiğin ayrı gitmeyen bir insan varsa, odur. O beni çok etkilemişti. "Pusuya çıkmak istemiyorum" diyerek üç gün izin istemiştim. Aşağıda taburda kalınca, kendimi sanki evimde hissediyordum. Üç gün daha istedim. Komutan, sağ olsun, verdi.

...

Bunları anlattım, çünkü, kendimi sorumlu hissediyorum. Yaşadıklarımı insanlar bilsin diye düşündüm. Anlattıklarımı normal bir insana anlatsam, zevk alamam. Şimdi belki binlerce kişiye anlatmış oluyorum. İnsanların çoğu bunu bilecek, ama kabul edecek, ama etmeyecek. Kimse yargılayamaz beni. Çünkü ben üstüme düşeni yaptım. Yeri geldi, korktum çekindim, çekildim.

(Eylül 1998, İstanbul) Mehmedin Kitabı'ndan kısa alıntı

Zİyaretçİ Sayısı