Yoğurt Peşinde

Şırnak'ta askerlik yaptım. Kantinde idim ve diğer askerlik yapanlara göre nispeten rahattım. Ancak bu rahatlık başıma tuhaf şeylerin gelmesine engel değildi. Neticede Türkiye'de askerlik yapıyorsun.

Bizim tümen komutanı tuhaf bir adamdı emir subayını bizim kantine gönderir, muz almasını isterdi. Alacağı muzu da tarif ederdi: Düz olacak (hilal şeklindeki muzu sevmezdi), tam sarı olacak, üzerindeki kabukta en ufak bir leke olmayacak. Bunun için de ben dahil emir subayı ve üç askerle birlikte 5 kişi kantine gelen muzlardan böylesini arıyorduk. Yanlış anlaşılmasın, her şey vatan için.

Bununla da sınırlı değil tabi. Bir keresinde tümen komutanının eşi bir yoğurt markasının ismini verdi. Şırnak'ta yoktu, bulamadık haliyle. İlla tutturdu o yoğurdu isterim diye. Neyse ki Gaziantep'te bulduk. Otobüsle getirmelerini söyledik. Valla ne yalan söyleyeyim, savaş kazanmış bir komutan edasında tüm kantin başkanlığı, yoğurdu hanımefendiye gönderdik. Netice mi? O kadar yol gelen yoğurdun otobüsteki sallanma dolayısıyla üzerinin hafif sulanması yüzünden yine fırça yedik. Ama dedim ya, her şey vatan için.

İsimsiz, bize ulaşan eski asker

Donunu da İndir

2010 yılı Kasım ayında yaşanan bir olayı anlatacağım. İstanbul'da, Cevizli'de uzun dönem askerlik yapan bir asker arkadaşımdan yakın zamanda dinlediğim bir olayı anlatmak istiyorum. Olay arkadaşımla aynı taburda olan bir askerin başına geliyor.

Bir üsteğmen bölüğe eğitim yaptırıyor. Askerlerden biri botunu tam olarak bağlamamış. Üstteğmen bu askeri öne çıkarmış ve botunu bağlayana kadar bölükteki askerlerin şınav pozisyonunda beklemesini söylemiş. Bir asker dayanamamış ve şınav pozisyonunda iken bir bacağından yardım almış.

Olay bundan sonra yaşanıyor....Üsteğmen bunu görünce o askeri öne çıkarmış ve soyunmasını söylemiş. O soyunana kadar arkadaşımın da dahil olduğu diğer askerler şınav pozisyonunda beklemişler. Asker iç çamaşırı (kilot) kalana kadar soyunduktan sonra "giyinebilir miyim komutanım" diye sormuş. Üstteğmen ise ona "donunu da çıkar" diye emretmiş. Asker itiraz etmiş biraz, ama üstteğmen diretince çıkarmak zorunda kalmış. Bundan sonrası daha da vahim!

Umarım Beni Atarlar da Kurtulurum

Ben hala Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda subayım. Burada haksızlıklara karşı çıkan ve görmediği eziyet kalmayan bir abimize yapılanları yazmak istedim.

Olay Kocaeli'de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın tek hava birliği olan Topel'de cereyan etti. Birliğimizde uçak sayısı az olduğu için uçuş saatlerinde zaman zaman sıkıntı yaşanmaktaydı. Biz birliğe katılmadan önce bir abimiz bazı kişilerin aşırı uçurulmasına, bazı kişilerin ise hiç uçurulmamasına isyan etmiş; hatta olayı şu anki Kuvvet Komutanı Uğur Yiğit'e kadar iletmiş. Peki bu abimize neler yapıldı?

Önce sürekli savunma istendi, ama bunlar alelade savunmalar değildi. Bizlere de ibret olacak savunmalardı. Mesela benim en çok güldüğüm, uçmadığı bir uçuşa hazırlıksız gittiği iddiasıyla ceza almasıydı. Filoda üstlere muhabbetle bakmıyor diye savunma aldı. Bu sebeple Genelkurmay'dan takdir aldığı yıl sicili bozuldu. Sekiz defa askeri mahkemeye verildi ve askeri mahkeme sekiz defa da kendisini haklı buldu, bu yüzden ceza veremediler.

Bunun üzerine hırslanan filo komutanımız T.K. Albay kendisinin uçuşunu tamamen kesti.

Komando Timi

Artık Piyade Astsubay Çavuş olmuştum (1987). Ayrıca komando. Bir ayrıcalıktı herhalde.

Tayin olduğum birliğe gittiğimde kimse yoktu. Koca alay Güneydoğu'nun birçok köy ve kasabasına dağılmış oralarda görev yapıyordu. Çok büyük bir iştahla G-3 silahıma bir şarjör daha ekleyerek, aynı Rambo filmlerindeki gibi, Mardin'deki birliğime katıldım. Bir an önce arkadaşlarım ve ağabeylerimin yanında olmalıydım. Öyle de oldu. İlk bölük komutanım yüzbaşı idi. Her gece rakı alemi ve porno kaset seyretmekten bitap düşüyordu. Bana büyük bir arazi ve 20 kişilik tim vereceğini söyledi. İsteklerim gerçekleşmişti. Çocukluk hayalim olan komandoluk... Ama ne yazık ki hayallerle gerçekler hiç birbirine benzemiyordu.

Birkaç gün timimin bana teslim edilmesini sabırsızlıkla bekledim. Bir sabah Yüzbaşı beni çağırdı, o gün timin 20 kişilik kadro ile teslim edileceğini söyledi. Yüzbaşıyla beraber gidip timle tanıştım. Gördüklerim dehşet verici idi. Sağdan soldan toplama (aşçı,temizlikçi vs.), eğitim seviyesi tamamen sıfır, hiç arazi görmemiş ve tüfeklerinin en az 12'si tutukluk yapan bir tim. Makineli tüfek ise hak getire. En cok dikkatimi çeken çocukların aşırı bitlenmesi ve vücut olarak zayıf olmasıydı. Yüzbaşı gittikten sonra timim ile tek tek tanıştım. Memleketlerinin, evlilik ve gelir durumlarının istatistiklerini çıkardım. Ondört tanesi 5 aylık askerdi ve hemen hemen hiç birinin doğru dürüst silah ve arazi deneyimi yoktu. Savaş bölgesindeki koca karargah bölüğünde geceleri sadece tek dolu şarjörle nöbet tutuluyordu. Diğerleri ise boştu. Sebebi ise 'Emir öyle' idi. Öyle ya emir emirdir. Sana ne!

Birliğime katılışımın altıncı gününde gördüm ki anne ve babalarının öpmeye dahi kıyamadığı ve bu vatan uğruna bizlere emanet ettiği bu Anadolu çocuklarının kaldığı koğuşlar tam anlamıyla bir rezaletti. Simsiyah olmus çarşaflar, leş gibi kokan battaniyeler, çok küçük bir odada elliye yakın asker...

Leblebi Karşılığı Tez Yazılır

Eski Foça'da 2006 Aralık'ından 2007 Mart'ına kadar komando asteğmen eğitimi aldım ve kurada Batı'yı çeken şanslı azınlıktan biri olarak Tuzla Komando Taburu'na gittim.

Tabura gittiğim ilk gün tabur komutanının odasına çağrıldım. Foça'da karşılaştığım insanlık dışı muameleler sonucu herhangi bir üst rütbeli görünce zaten rengim atıyordu; ama bu sefer durum farklıydı. Binbaşı Ş. orta şekerli Türk kahvesinin yanında lokum bile ikram etmişti bana. Tabii kısa bir süre sora amaç belli oldu. Paşam bir yıl kıdem almak için, yani bir sene önce yarbay olmak için yüksek lisans yapıyordu; ama özgeçmişini dahi hazırlamaktan aciz binbaşım (A. Yüzbaşı'yla birlikte yazdı özgeçmişini) tezi bana iteledi. Herhangi bir askerin almasının imkansız olduğu mazeret iznini Binbaşı, Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsüne gidebilmem için cömertçe saçıyordu.

Sonuçta tez kabul oldu. Ş. yüksek lisanslı bir yarbay oldu. Bana da ödül olarak bir avuç leblebi verildi. Tez itelemeceyi sadece Ş. yapmıyordu. Üstelik taburdaki subaylardan beşi de diğer beş asteğmenin ümüğüne yapışmıştı. Tezin ikinci sayfasında hiçbir yardım almadığına dair namusu ve şerefi üzerine yemin ediyordu şerefsiz Ş.

Yazdıklarım abartısız ve gerçektir.

İsimsiz, bize ulaşan eski asteğmen

Tatvan'dan İstanbul'a Köprü

Askerliğimi, 1989 yılında Bitlis-Tatvan-Sorgun'da 1969'a 2 olarak Mekanize Piyade Taburu'nda yaptım.

Yediğim dayaklar Tatvan'dan İstanbul'a köprü olmuştur. Küfür ve hakaretler... Onu hiç sormayın! Osman Yüzbaşı'yı da 20 yıl oldu, ama hala anıyorum!

İsimsiz, bize ulaşan eski asker

Sayfalarca Kusabilirim Hıncımı

Adım Ruhi. Var bir adım yani. "İsimsiz Türk Askeri" değil. "Kahraman Türk Askeri" değil.

Geçen sene bu sıralar , hala da, hala da askerdim. "Ha iyi kısa dönem yapmış, kurtulmuşsun" diyene söverim. Kısa değil arkadaş, değil! Okuyorum yazılanları, anlatılanları. Benzer çok şey var elbette. Elbette yaşananlar kişinin bünyesiyle de ilgilidir. Hakkı var söyleyenlerin. Ama ben derim ki, imam olduğunu söyleyip okuma yazması olmayan bir avuç gencin tepesine oturanlar, askerin o çürük zeytinli, kokuşmuş peynirli, fareyle paylaşılan ekmeğini çalanlar, 4 saat arayla günde 8 saat olan nöbet sırasında tüfeğini alt devreye taşıtanlar, Suriye sınırında gece soğuğunda fukaranın parkasını kendine döşek edip nöbet yerinde uyuyanlar, yediği fazla yemeğin rehavetiyle kendisinin neden zamanında uyandırılmadığını döverek soranlar, birbirinden çalan erler, iki kelimeyi bir araya getiremeyen asteğmenler, şark kurnazı uzman çavuşlar, salt bir askerlik sorunu değil. Daha fazlası!

Beni orda 6 ay mayınlı araziyi izleyeyim diye kuleden kuleye aç ve susuz ve pis ve yorgun ve hasta ve de üzgün gönderen akılları ben biliyorum, gördüm. Kaçakçı peşinde koşan askerler;
içtikleri sigara, kullandıkları telefon: Kaçak!

Ben kısa dönem askerlik yaptığım için vatan sevmez olurken, diğer yanda başka birinin sesi çok çıkıyor diye kahraman oluyor. Devlet gence 20 yıl yatırım yapıyor, 20.yıl askere alarak ya öldürüyor ya da bezdirip küstürüyor.

Sayfalarca kusabilirim hıncımı.

160 gün boyunca karnımın yalnızca bir kere doymuş olması, doymak bilmezliğimden değil, hayır! Bütün o günler boyunca, istirahat saatlerimde uyuyamamış olmam da, kedimi özlememden değildi, hayır!

Liyakat Sonda Gelir

En büyük hayalim pilot olmaktı. Astsubay olmam buna başlangıçta engel değildi. 1988-1989 döneminde Kara Havacılık Okulu'ndaki astsubaylar pilot olabiliyordu. Daha doğrusu, güya olabiliyorlardı. Subay engelini geçebilirlerse...

O dönem 87 astsubay katılmıştık bu kursa, sadece 2 kişi pilot olarak çıktı. Nasıl oluyorsa 100 subaydan hemen hemen hepsi pilot oluyordu.

Bu okulda bizlere yapılan hakaret ve adaletsizlikleri buraya yazmaya gücüm yetmiyor... Subaylarla şen şakrak olan öğretmenlerin bizim eğitimimiz sırasında yaptıkları hakaretler ve psikolojik baskı ise yaşadıklarımızın üstüne tuz biber oluyordu. Birçok astsubay arkadaşımız bu hakaretler nedeni ile programı bırakmak zorunda kaldı. Kurstan atılan ya da öğretmenler tarafından gönderilenlere ise "kendi isteği ile ayrılmıştır" diye evrak imzalatılıyor ve bu belge Genelkurmay'a gönderiliyordu. Sebebi ise "bakın astsubaylar bu kursu istemiyorlar" yalanının arkasına saklanmak...

Bu kurslar daha sonra [astsubaylara] kapatıldı ve subaylar için dingonun ahırı olmaya devam etti. Bu orduya bir daha hizmet etmek mi? Asla!

İsimsiz, bize ulaşan eski astsubay

Boyacı Taburu

Askerliğe, 1986-87 yıllarinda Piyade Astsubay Sınıf Okulu'nda öğrenci olarak başladım. Kıtada normal çavuştum, çavuşluktan geçiş yaptım.

Okul başlamadan önce yüzbaşı rütbesindeki biri başımıza verilmişti. Öğrenci olanlardan ve olmaya hak kazananlardan 20 kişi seçti. Elimize boya ve fırçaları tutuşturarak subayların kalacağı binalara götürdü. Bizden 1 hafta içerisinde yaklaşik 100 odayı boyamamızı istedi. Gece gündüz demeden teğmen olacakların odalarını bize boyattırdılar. Bu sırada maruz kaldığımız hakaretin haddi hesabı yoktu. Mesleğimiz boyacılık değildi ve onların istediği gibi bir türlü boyayamıyorduk.

O gün astsubay olmaktan nefret ettim. Hele mezun olana kadar çektiğimiz rezil subay hakaretlerini ve kaprislerini buraya yazmıyorum. Parmaklarım gitmiyor. Subay sınıfının ve içinde yaşadıkları lüksün kesinlikle sorgulanması gerekiyor.

İsimsiz, bize ulaşan astsubay

Kickboks Tekniğiyle Dayak

Askerliğimi 1989 yılında ulaştırma piyadesi olarak Kıbrıs-Dilekkaya'da yaptım. Niteliksiz asker olduğum için sınır bölüğüne gönderildim.

Birgün, kademe astsubayı kaza yapan askeri kazma sapıyla dövdü. Kendi yediğim dayakların listesi çok uzun. İki tane anımı yazayım şimdilik.

Uçaksavar takımındaki iki asker kavga ettikleri için takım komutanı astsubay, tüm takıma (çavuş, onbaşı ve erlere) tam 45 dakika dayak attı.

2. Üsteğmen Aytaç K. tören mangasını en az 20 dakika kickboks tekniği kullanarak dövdü.

Yavuz, bize ulaşan eski asker

KTM'den Bir Fotoğraf


Doğu'da askerlik yaptım. Burada yazılan her mantıksız, etik dışı olayı gördüm, yaşadım, altına imzamı atarım. Doğu'da canı ile uğraşmış askerlere verilen değeri, askerliğin son gününde kabul toplanma merkezinde (KTM) çekilmiş bir fotoğrafı yollayarak belgelemek istiyorum.

İsimsiz, bize ulaşan eski asker

Gabar Dağı'nda Köpek Bakıcılığı

Yürüyerek dağdaki üst bölgeye gideceğiz. Yani aşağı yukarı 6-7 kilometre yürüyeceğiz. Düz yolda yürümek bir şey ifade etmez, biz dağda 30 kiloluk çantayla yürüyoruz, üstelik silahımız ve yedek 5 şarjörümüz var. Her neyse, vatan için bunlar hiçbir zaman koymaz adama, hatta gurur verir.

Ama bir üsteğmenin çok sevdiği bir köpeği varmış, Pitbull cinsi bir şey. Tugayda bıraksa garibin gözü arkada kalırmış. Üst bölgede de en fazla tavşana, tilkiye havlayıp eğer çevrede PKK'lılar varsa dikkat çekmeye yarıyor. O subay bizim bölükten değil, zaten biz bölüğümüzden en fazla 3 kişiyle çıkıyoruz dağa.

Neyse, subay tugay kapısına kadar köpeğini kendisi getirdi. Sonra kendi bölüğünden bir askere seslenerek 'silahını sırtına as, köpeği sen götüreceksin' dedi. Ulan köpek de huysuz mu huysuz! Sağa sola gitmeye çalışıyor. Askerin zaten yükü ağır, bir de 7 kilometre boyunca iki eliyle zincirini tutup o köpeği götürmekle uğraştı mahvoldu adam. Üstelik sabahın 4'ü, hava daha aydınlanmamış.

Biz Batı'nın herhangi bir ilinde asker değildik. Türkiye'nin en çok şehit verdiği ili Şırnak'ta üstelik Gabar Dağı'nda yürüyorduk. Hani aniden bir saldırı olsa o asker köpeği bırakıp sırtından silahını alana kadar on defa şehit olur! O gün herkes sövmüştür o subaya: Asker senin köpeğinin bakıcısı mı?

Ama emir kulusun hiçbir şey diyemezsin!

akpartiforum'da yazan Depare rumuzlu eski asker

Altyazı : Aylık "Bölücü" Sinema Dergisi

Ocak 2010 benim askerliğimin ikinci ayına denk gelir. O günlerde askerliğin birinci bölümü olan 'acemi askerlik' bitmiş ve artık 'usta' bir asker olduğumuz her an sert bir tokat gibi yüzümüze vurulmaktadır. Askerde acemilik dediğim şey ise, güneş altında ya da yağmurda/karda sabahtan akşama kadar ayakta dikilmek, ad-soyad-memleket ''kutsal üçlemesiyle'' ses boruların çatlayana kadar tekmil getirmek, ''vatan sana canım feda'' çığlıkları atarak koşmak, koşarken hizayı bozmamak, hizayı bozmazken 'Türklüğü' düşünmek ve 'Türklük' için yerlerde kolların kanayana kadar sürünmektir. Haa, bir de askerin eğitim dışı vakit geçirdiği ve sosyalleşebildiği tek alan olan asker gazinosunda, iki günde bir 'Nefes' ve benzeri filmleri izleyerek milliyetçi bir histeriyle gözlerin dolarak Vatan denen pazıları şişkin askeri varlığa ajitatif şekilde bağlı olmaktır.

Küçük bir ilçenin asla dağlık olmayan merkezinde yaptığım acemi askerlik boyunca, soyut bir düşmana karşı, o düşmanı ''arzu nesnesi''ne dönüştüren rütbelilerin, telaşlı ve buyurgan emirlerine maruz kalan bir bünyenin gördüğü hasarı az çok tahmin edebilirsiniz, anlatmanın lüzumu yok. Koşmak, sürünmek, itaat etmek, ayakta su içmemek, ıslak elle prize dokunmamak, yerler buzluyken koşmamak, koştuğun takdirde düşmemek, ayakkabı bağcığını yanlış bağlamışsan en az 20 şınav çekmek, komutan çektiğin şınav sayısını sorduğunda kaçta olursan ol her zaman ''sıfır'' demek, üç öğün yemek öncesi 'tanrımıza hamdolsun, milletimiz varolsun' diye bağırarak yemek duasına ortak olmak ve akla gelmeyecek yüzlerce gerçeküstü ama oldukça gerçek bir dilin içinde hapsolmak...

Askerlik, kelimenin gerçek anlamıyla militarizmin kaba ve buyurgan hapishanesine kapatılmaktır.